Bu Blogda Ara

13 Eylül 2013 Cuma

Ahmet Han III


 

Ahmet Han III

 

Osmanlı padişahlarının yirmi üçüncüsü, İslam halifelerinin seksen sekizincisi. Sultan dördüncü Mehmed Hanın oğlu olup, 31 Aralık 1673’te Rabia Gülnuş Emetullah Sultandan doğdu. Şehzadeliğini önce Topkapı, daha sonra da Edirne saraylarında geçiren Ahmet Han, iyi bir tahsil gördü. İlk dersini Sultani Mehmet Efendiden aldı. Seyyid Feyzullah Efendiden uzun yıllar ders gördü. Devrin büyük hat üstadı hattat Osman’dan yazı meşk etti. Ağabeyi Sultan İkinci Mustafa Han’ın çıkan cebeci isyanında tahttan indirilmesi üzerine 22 Ağustos 1703’te Osmanlı padişahı oldu.

Biat merasiminden sonra, İstanbul’a gelen Sultan Üçüncü Ahmet, Edirne vakasında isyanı çıkaran elebaşıları büyük bir ustalıkla birbirine düşürerek ortadan kaldırdı. Baltacı Mehmed Paşa'yı sadarete getirdi. Devletin iç işlerini düzeltmek için çalışmalar yaptı. Karlofça Antlaşması yeni imzalandığı için, devlet barış içinde idi. Ancak bu sırada İsveç kralı on ikinci Şarl, Poltova’da Ruslarla yaptığı bir savaşı kaybederek, Osmanlı Devletine sığındı. Kralı takip eden Rus ordusu Osmanlı topraklarına girdi ve tahribatta bulundu. Bu durum üzerine Osmanlı Devleti, Rusya’ya harp ilan etti. Nitekim Sadrazam Baltacı Mehmed Paşanın kumandası altındaki Osmanlı ordusu 9 Nisan 1711’de Rusya seferine çıktı.

 

Baltacı Mehmet Paşa, Rus Çarını Prut üzerinde Palcı mevkiinde kıstırarak, etrafını çevirdi. Esas niyeti Rus ordusunu umumi bir taarruzla yok etmekti. Fakat yeniçerilerin isteksizliği yüzünden ciddi bir taarruz yapamadı. Rus çarı, sadrazama bir heyet göndererek, her şartı kabul edeceklerini bildirdi. İki taraf arasında antlaşma yapıldı. Rusya, Antlaşmaya göre, Lehistan ve Ukrayna işlerine karışmayacak, elinde tuttuğu Azak kalesini de Türklere bırakacaktı. Baltacı Mehmet Paşa'nın Rus ordusunu çevirmişken imha edememesi ve antlaşma şartlarının tatmin edici olmaması devlet adamlarını sadrazamın aleyhine çevirdi. Bunun üzerine Padişah Edirne’ye dönen Baltacı Mehmed Paşayı, görevden alarak, yerine Damad Ali Paşayı getirdi.

 

Diğer taraftan Ruslar Antlaşmanın şartlarına uymak istemediler. Buna çok kızan Sultan Üçüncü Ahmet Han, yeni sadrazam Damad Ali Paşa kumandasında bir orduyu Rusya üzerine gönderdi. Kendisi de Edirne’ye kadar ordunun başında gitti. Bu durum karşısında Ruslar antlaşma şartlarına uymak mecburiyetinde kaldılar.

 

Venediklilerin 1714’te Karadağlıları isyana teşvik etmesi üzerine Sultan Üçüncü Ahmet Han, Mora üzerine bir sefer açtı. Ali Paşa kumandasındaki Osmanlı ordusu, Karlofça antlaşmasıyla Venediklilere verilen bütün kaleleri geri aldı. Ancak, Alman İmparatorluğu, Karlofça Antlaşmasına kefil olduklarını, yani Venedik’ten alınan yerler iade edilmedikçe barışı tanımayacağını bildirdi. Bunun üzerine Osmanlı Devleti Alman-Avustarya İmparatorluğuna harp ilan etti. İki ordu arasında Petervaradin’de yapılan savaşta Damad Ali Paşa şehid düşünce, ordunun maneviyatı bozuldu ve bozgun başladı. Bu durumdan faydalanan Avusturya ordusu kumandanı önce Tameşvar’ı daha sonra da Belgrad’ı zaptetti. Petervaradin mağlubiyeti üzerine Avusturya ile 1718’de Pasarofça Antlaşması imzalandı. Antlaşmaya göre Belgrad ve Semendire Avusturya’da kalmak üzere Sava Nehri sınır kabul edildi.

 

Pasarofça Antlaşmasından sonra Damat İbrahim Paşanın sadarete getirilmesi ile Osmanlı Devletinde 1730 yılına kadar süren yeni bir devir başladı. “Lale Devri” adı verilen bu dönemde, Sultan Ahmet Han ülke içinde huzuru sağlamak, orduyu kuvvetlendirmek, devleti maddi ve manevi en yüksek seviyeye çıkarmak için çalıştı. İstanbul’da ilk matbaa kuruldu. Yalova’da kağıt, İstanbul’da Tekfur Sarayında bir çini fabrikası açıldı. İstanbul’a davet edilen ve uzun seneler İstanbul’da kalarak orada vefat eden Comte de Bonneval (Humbaracı Ahmet Paşa), humbaracı ocağını ıslah etti. İstanbul’un su ihtiyacını temin için bir de bend yaptırıp derya-yı sim adını verdi (Bkz. Lale Devri).

 

Osmanlı Devletinde sulh ve huzur devam ederken, İran-Safevi Devleti son günlerini yaşıyordu. İran’a bağlı olan Dağıstan 1722’de Türk himayesine girmek istedi ve bu isteği kabul edildi. Kafkasya’yı tehdit eden Rusya’ya mani olmak isteyen Sultan Ahmet Han, hudut valilerine ferman göndererek hazırlıklı olmalarını istedi. Bu sırada İran cephesindeki ordu, 1723 yılında harekete geçerek Gürcistan, Güney Azerbaycan, Luristan, Erdelan, Kirmanşah ve Hemedan’ı ele geçirdi. 1725’de Osmanlı askeri Tebriz’e girdi. Gence, Revan ve Nahcivan alındı. 1727’de İran Şahı imzalanan bir antlaşma ile Osmanlı Devletinin bütün fetihlerini tanıdı.

 

1730 senesinde Nadir Şah İran hakimiyetini ele geçirerek, İran birliğini tekrar kurdu. Osmanlı Devletinin elinde bulunan önemli bazı eyaletleri geri aldı. Bu durum Damat İbrahim Paşanın düşmanlarını harekete geçirdi. Bazı devlet adamları, Padişah ve Damat İbrahim Paşanın İran üzerine sefere çıkmak üzere Üsküdar’a geçtikleri sırada yeniçerileri ayaklandırarak büyük bir isyan başlattılar. Asiler, Padişahtan ileri gelen devlet adamlarının bazısının idamını istediler. Listenin başında Damat İbrahim Paşa da vardı. Sultan Üçüncü Ahmet Han, en sonunda sadrazam İbrahim Paşa’nın idamına razı oldu. Zorbaların isteklerinin sonu gelmeyeceğini, kendisinin de tahttan ayrılmasını isteyeceklerini bildiği için, 2 Ekim 1730’da tahttan çekilerek, kendi eliyle yeğeni Şehzade Mahmud’u Osmanlı tahtına geçirdi. Kendisi köşesine çekildi.

 

Yirmi yedi sene hükümdarlık yapan Sultan Ahmet Han, saltanattan çekildikten sonra, ilim ve ibadetle meşgul oldu. Altmış üç yaşında iken 1 Temmuz 1736’da vefat etti. Yeni Cami'de, Turhan Valide Sultan Türbesine defnedildi.

 

Sultan Üçüncü Ahmet Han, ülkenin imarı için çok çalıştı. Aynı zamanda ilme ve ilim adamlarına çok değer verir ve onları korurdu. Sarayda dağınık yerlerde bulunan kıymetli kitapları bir araya toplayarak beyaz mermer havuzlu bahçede bir kütüphane inşa ettirdi. Annesi için Üsküdar’da Yeni Valide Sultan Camii ve bunun yanında bir sebil, çeşme, sıbyan mektebiyle bir imaret yaptırdı. Galata Kulesini tamir ettirdi. Topkapı Sarayının Bab-ı hümayun kapısı önünde yaptırdığı çeşme, Osmanlı mimarisinin şahane bir eseridir. Kağıthane, Çağlayan Kasrı önünde, Hasköy’de, Aynalı Kavak Kasrı civarında, Üsküdar’da, Üsküdar İskele Camii meydanında klasik tarzda dört cepheli olmak üzere pek çok çeşme inşa ettirdi. 1715’de Galatasaray haricinde bir cami, 1716’da Bebek Camii ile etrafındaki külliyeyi yaptırdı.

 

Derin bir sanat zevkine sahip olup, şair ve hattattı. Kur’an-ı kerimler yazdı. Yaptırdığı Sultan Ahmet Çeşmesi'ne kendi şiirini bizzat yazdı. Ayrıca Ayasofya Camii'ne asılmış güzel levhaları vardır.

 

Mahmut Han I

 

Yirmi dördüncü Osmanlı sultanı. İslam halifelerinin seksen dokuzuncusudur. Babası İkinci Mustafa Han, annesi Saliha Valide Sultandır. İstanbul’da, 2 Ağustos 1696 tarihinde doğdu. Şehzadeliğinde, yüksek fen ve din ilimleri öğretilerek yetiştirildi. Aklı, zekası, kabiliyeti ve anlayışı kuvvetliydi.

 

Üçüncü Ahmet Han, Patrona Halil ayaklanması sonunda tahttan çekilince, Şehzade Mahmut, 2 Ekim 1730 günü Osmanlı sultanı oldu. Üçüncü Ahmet Han'ın tecrübe ve tavsiyelerinden istifade etti. İlk icraatı, Lale Devrinde yapılan ilim, kültür ve sanat eserlerinin tahribini durdurmak oldu. Asi Patrona Halil’i ve zorbaları imha ettirdi. İstanbul’da emniyet ve asayişi sağladı. Ülkede huzur dolu, mesut günler başladı. İçişlerini düzelten Sultan Birinci Mahmut Han, doğuda hududa saldıran İran Safevileri ile, batıda Avusturya ve Rusya’ya karşı tedbir aldı.

 

Doğuda İran ile Üçüncü Ahmet Han devrinden beri devam eden hadiselere son vermek istedi. Ancak, İran Şahı bir taraftan anlaşmak üzere heyetler gönderirken, diğer taraftan büyük kuvvetlerle Revan üzerine yürüdü. Şah’ın elçi göndermekteki maksadının Osmanlı hükümetini yanıltmak ve oyalamak olduğu anlaşıldığından, elçi ve maiyeti Mardin Kalesine hapsedildi. Osmanlı kuvvetleri, İran Seraskeri Ahmet Paşa ile Erzurum Valisi ve Revan Seraskeri Hekimoğlu Ali Paşa kumandası altında iki koldan harekete geçti. 30 Temmuz 1731’de Kirmanşah alındı. 15 Eylülde Kurican Sahrasında İran kuvvetleri bozguna uğratıldı. Urmiye ve Tebriz ele geçirildi. İran Şahının sulh istemesi üzerine, Ocak 1732’de Ahmet Paşa Antlaşması imzalandı. Buna göre Aras Nehri iki devlet arasında hudut olarak kabul edilirken Revan, Gence, Nahçıvan, Bitlis, Şirvan ve Dağıstan Osmanlılara; Tebriz, Kirmanşah, Hemedan, Luristan ve Erdelan eyaletleri ise İran’a bırakıldı. Ancak, 1733’te İran’da iktidarı ele geçiren Nadir Şah, Osmanlıların fethettiği bölgeleri almak için tekrar savaş açtı. 1735’te Arpaçay’da yapılan muharebeyi Osmanlılar kaybetti. Gence, Tiflis ve Revan İran’ın eline geçti.

 

Osmanlı Devletinin doğuda İran ile mücadelesinden istifade eden Avusturya ve Rusya da iki cepheden harekete geçmişti. Azak Kalesini ele geçiren Ruslar, Osmanlı kuvvetlerinin toparlanmasına meydan vermeden Gözleve, Kılburun ve Urkapı’yı da işgal ettiler. 12 Temmuz 1737’de harekete geçen Avusturya ordusu ise Bosna, Sırbistan ve Eflak’a girdi. Bu mağlubiyetler ve düşmanın girdiği yerlerde büyük tahribat ve mezalim yapması Sultan Mahmut Hanı son derece üzdü. Sadarete getirdiği Muhsinzade Abdullah Paşayı Rusya üzerine, Hekimoğlu Ali Paşayı da Avusturya üzerine sefere memur etti. Muhsinzade, süratli bir hareketle Özi ve Kılburun kalelerini ele geçirirken, Hekimoğlu Ali Paşa ise Banyaluka’yı kuşatan Avusturya kuvvetlerine büyük bir darbe indirdi. Yapılan savaşta Avusturya kuvvetlerinin asker zayiatı 60 bin idi. Hekimoğlu Ali Paşanın bu zaferi İstanbul’da büyük bir sevince sebep oldu. Bu zaferler üzerine Avusturya ve Rusya barış istemek zorunda kaldı.

 

Nihayet, 18 Eylül 1739 tarihinde, Avusturya ve Rusya ile Belgrad Antlaşması imzalandı. Avusturya Devleti ile yirmi yedi yıllık, Rusya ile süresiz olan antlaşmaya göre, Belgrad, Osmanlı Devletine kaldı. Avusturya ile Tuna ve Sava nehirleri tabii hudut kesildi. Ruslar, Azak Denizi ve Karadeniz’de donanma bulundurmayacaktı. Kazaklar Osmanlı topraklarına, Kırım Hanlığı da Rusya’ya akın etmeyeceklerdi.

 

Rusya ve Avusturya devletleriyle antlaşmalar sağlayan Birinci Mahmut Han, yeniden İran üzerine döndü. Nadir Şah ise bu vaziyet karşısında Osmanlılarla baş edemeyeceğini anlayınca, Kasr-ı Şirin Antlaşması maddeleri üzerinden yeniden antlaşma teklifinde bulundu ve bu istek kabul edildi (1746).

 

Böylece 1739 Belgrad Antlaşmasıyla batı ve kuzey, 1746 Osmanlı-Avşar Antlaşmasıyla da doğu hudutlarını emniyet altına alan Birinci Mahmut Hana, muharebelerdeki muzafferiyet üzerine Gazi unvanı verildi. Mahmut Han bundan sonra ülkede pek çok imar faaliyetlerinde bulunup, ilim, kültür, sanat sahalarında çok kıymetli eserler yaptırdı. Kağıthane civarındaki Bahçeköy ile Balaban köyleri arasında geçen iki çayın sularını toplayan Topuzlu Bendini yaptırdı. Burada toplanan sular, Taksim’deki depodan, Tophane’deki Meydan Çeşmesi ile Azapkapı’da Saliha Sultan Çeşmesi ve Beşiktaş, Galata, Kasımpaşa, Tepebaşı semtlerinin çeşitli yerlerindeki kırk kadar çeşmeye su verildi. Ahali bol ve tatlı suya kavuşturuldu. Pek çok saray, kasır inşa ve tamir ettirildi. Beşiktaş Sarayının bir çok kısımlarını ve Bayıldım Kasrını yeniden yaptırdı. Yuşa Tepesi civarındaki Tokat Köşkünü donatıp, Hümayun-abad, Kandilli Sarayını imar ettirerek Nevabad isimleri verildi. Kanlıca’da Mihr-abad Kasrını yaptırdı. İstanbul’da Ayasofya Camii içine, Fatih Camii yakınında ve Galatasaray’da olmak üzere üç, Belgrad’da bir kütüphane yaptırdı. Ayasofya Camii Kütüphanesine sarayın hazine odasından pek nefis, kıymetli, nadide kitaplar gönderdiği gibi, devrin devlet adamları da hediyelerde bulunarak dört bin cilt nadide kitap toplandı. Ayasofya Kütüphanesine İslam aleminin en meşhur hattatlarından Ya’kut-ı Musta’sımi, Şeyh Hamdullah ve Hafız Osman hatlarıyla Mushaflar ve hazret-i Osman ve hazret-i Ali’ye ait olduğu söylenen iki Kur’an-ı kerim de kondu. Kütüphanenin masrafını karşılamak için de Cağaloğlu’nda çifte hamamı yaptırıp, gelirini vakfetti. Ayasofya’ya bitişik aşevi yaptırıp, huzurunda tertiplenen merasimle açıldı. Galatasaray ocağında yaptırmış olduğu kütüphaneye, saraydan kitaplar gönderip, açılış merasiminde, kütüphanenin iki tarafına yaptırılmış olan çeşmelerin hazinelerine şekerli şerbet doldurulup, halka ikram edildi. Nuruosmaniye Camiinin yapımını başlattıysa da, vefatından bir yıl sonra tamamlanabildi. Beşiktaş’da Arap İskelesi Camii, Rumeli Hisarı’nda İskele Camii, Üsküdar’da Sultan Mahmut Camii ve Kandilli, Defterdarkapısı, Tulumbacılar odası, Yalıköşkü, Yıldıztepe mescidlerini yaptırdı.

 

Birinci Mahmut Han devrinde, ilim kültür ve sanat faaliyetleri arttı. İkinci defa matbaa açıldı. Matbaa ve hattatların artan kağıt ihtiyaçlarının karşılanması için Yalova’da kağıt fabrikası kuruldu.

 

Ülke içinde ve dışında Osmanlı Devletine azamet devri yaşatan Birinci Mahmut Han, 13 Aralık 1754 tarihinde Cuma selamlığı yapıp, Cuma namazını kıldıktan sonra vefat etti. İstanbul’da Yeni Camii yanındaki Turhan Sultan türbesine defnedildi. Çok zeki, anlayışlı, hamiyetli, lütufkar ve merhametli idi. Askeri ıslahat taraftarıydı. Askeri kitaplar yayınlattı. Lütuf ve merhameti çok olduğundan, devrindeki İstanbul yangın ve zelzelesinde zarar görenlerin ıstırabına samimiyetle ortak olup, yanan, yıkılan yerlerin yeniden yapılması için çok yardım etti. Devlet adamları ile memurları kontrol ettirdi. Faaliyetleri ciddiyetle takip ettirip, zamanın ve memleketin durumuna göre icraatlarda bulunurdu. İlim, sanat, edebiyat meclislerindeki sohbetlere katılır ve Sebkati mahlasıyla şiirler yazardı.

 

Osman Han III

 

Osmanlı sultanlarının yirmi beşincisi ve İslam halifelerinin doksanıncısı. Sultan İkinci Mustafa Hanın oğlu olup, 2 Ocak 1699’da Şehsüvar Sultandan doğdu. Şehzadeliğinde mükemmel bir eğitim görerek büyüdü. Zamanını, din, edebiyat ve tıp kitaplarını okuyarak kendisini yetiştirmekle geçiren Üçüncü Osman, 13 Aralık 1754 tarihinde ağabeyi Birinci Mahmut Hanın vefatı üzerine sultan oldu.

Sultan Üçüncü Osman, 2 Ocak 1755’te Eyüp Camiinde kılıç kuşandı. O devre kadar, yeni padişah tahta çıktığı zaman mukataa, timar ve zeamet sahiplerinin beratları yenilenerek bir cülusiye vergisi alınırdı. Hazine dolu olduğu için, Sultan Osman bu vergiyi affetti. Ayrıca emeklilere de cülus bahşişi dağıttı. Sultan Üçüncü Osman’ın tahta çıktığı 1755 kışı çok şiddetli geçti. Haliç dondu ve deniz yol oldu.

 

Osman Hanın saltanatı huzur ve sükunla başladı. Belgrad Muahedeleriyle başlayan sulh dönemi devam etti. Rus sınırındaki bazı olaylar, Rusya ile bir ihtilafa yol açacak gibi göründü ise de, iki tarafta da sulh bozulmadı. Hudutlarda bazı ayaklanmalar oldu. Mısır’da Memluklar başkaldırdılarsa da olaylar kısa sürede bastırıldı. Üçüncü Osman Han bu olaylarda ihmali görülen Veziriazam Bahir Mustafa Paşayı azlederek yerine Birinci Mahmut zamanında iki defa sadrazamlık yapmış olan Hekimoğlu Ali Paşayı getirdi (15 Şubat 1755). Fakat Hekimoğlu, kısa bir süre sonra sadaretten alınarak, yerine başdefterdar Naili Abdullah Paşa getirildi. Naili Abdullah Paşa da üç ay gibi kısa bir süre sonra azledilerek yerine Silahtar Bıyıklı Ali Paşa tayin edildi. Bu sırada İstanbul tarihinin en büyük yangını oldu. 28 Eylül 1755’te Hocapaşa semtinde çıkan yangın, dört kola ayrılarak büyük bir afet haline geldi. Yaklaşık otuz altı saat süren yangın sonunda Paşakapısı da yandığından, sadaret dairesi bir müddet Kadırga Limanındaki Esma Sultan Sarayına nakledildi.

 

Sadrazam Silahtar Ali Paşanın rüşvet aldığını anlayan Sultan Üçüncü Osman, Ali Paşayı 25 Ekim 1755’te görevden azlederek cezalandırdı ve yerine Yirmisekiz Çelebizade Said Mehmet Efendiyi getirdi. 6 Temmuz 1756’da, Sultan Üçüncü Osman devrinin ikinci büyük yangını oldu. Bu yangın, İstanbul’un dörtte üçünü kül haline getirdi. Cibali taraflarında başlayan yangın, on üç kola ayrıldı. Unkapanı, Süleymaniye tarafları, Vefa’dan itibaren Şehzadebaşı, eski yeniçeri odaları, Langa tarafları, Zeyrek, Saraçhane, Etmeydanı, Aksaray, Davutpaşa İskelesi, Fatih, Sultanselim, Ali Paşa Çarşısı, Ayakapısı semtleri harabe haline geldi. Yangının ardından, İstanbul’un yeniden inşası için büyük bir imar faaliyeti başladı.

 

Sultan Üçüncü Osman Han, padişahlığının üçüncü senesinde, 29 Ekim 1757’de vefat etti. Yeni Cami yanındaki kardeşi Birinci Mahmut Hanın türbesine defnedildi.

 

Sultan Üçüncü Osman, fakirlere, düşkünlere çok acıyıp, onlara karşı daima cömert ve şefkatli davranırdı. Tebdil-i kıyafetle İstanbul’da dolaşıp, halkın dertleriyle bizzat alakadar olurdu. Haksızlıkların önüne geçip, tamiri mümkün olanları tamir ederdi. Müslim ve gayrimüslimlerin kıyafet ve nizamını ve davranışlarını dikkatle takip etti. Yalan ve rüşvetle amansız bir şekilde mücadele etti. Kim olursa olsun rüşvetçiyle yalancıyı asla affetmedi. Kadınların dikkat çekici kıyafetlerle sokağa çıkmalarını yasakladı. İmar faaliyetlerine önem vererek Üsküdar’da İhsaniye Camii ve İhsaniye Mescidini yaptırdı. Ağabeyi Birinci Mahmut Hanın başlattığı cami inşasını bitirerek Nuru Osmaniye adı ile ibadete açtı. Caminin yanına medrese, kütüphane, imaret, sebil ve çeşme de yaptırıp tamiratı ve masraflarının karşılanması için vakıflar tesis ettirdi. Midilli Adası Siğri Limanında, Malta korsanlarına karşı bir kale inşa edilerek tahkim edildi. Babıalinin inşası tamamlandı. Ahırkapı Feneri de Sultan Üçüncü Osman devrinde yapıldı.

 

 

Mustafa Han III

 

Yirmi altıncı Osmanlı sultanı. İslam halifelerinin doksan birincisidir. 28 Şubat 1717’de İstanbul’da doğdu. Babası Üçüncü Ahmet Han, annesi Mihrişah Sultandır. Şehzadeliğinde iyi bir eğitim ve öğretim gördü. Yüksek din ilimleri, edebiyat, tarih, coğrafya, askeri bilgileri devrin meşhur alimlerinden tahsil etti.

Üçüncü Mustafa Han, Üçüncü Osman Hanın vefatıyla, 30 Ekim 1757’de hükümdar oldu. Çalışkan ve azim sahibiydi. Devlet işlerini iyi takip ederek, mali ve askeri sahalarda ıslahatlar yapmak istedi. Saltanatının ilk yılları, sulh ve sükun içinde geçti. İlk sadrazamı Koca Ragıb Paşayı, tahta çıkışından vefatına kadar vazifesinde tuttu. Avrupa devletleri arasında cereyan eden (1756-1763) "Yedi Yıl Savaşları'nda" müttefiklerden her biri, Osmanlı Devletinin kendi safına katılmasını teklif etti. Prusya ve Fransa, ittifaklarına katılmaları halinde, siyasi, askeri ve mali vaadlerde bulundular. Teklifleri dikkatle takip eden Mustafa Han ve devlet adamları, ittifak sahiplerinin çıkarcı ve planlı hareketlerini yerinde teşhis edip, onları ustalıkla oyaladılar. Süratle ordunun, donanmanın teçhizine ve yenilenmesine, maliyenin iyice düzeltilip, takviyesine başlanıldı. Huduttaki Hotin, Bender ve Özü kaleleri, ihtiyaten takviye kuvvetlerle tahkim edildi. İstanbul’da bulunan Baron de Tott, Tophaneyi tanzim etmekle vazifelendirildi. Baron de Tott, Tophaneyi ıslah ederek yeni toplar döktürdü. İstanbul ve Çanakkale boğazlarının tahkim ve müdafaası için, Boğaz içindeki kalelerin planlarının tanzimiyle Hasköy’de yeni bir top dökümhanesi yapılması, orduda kullanılan kayık köprü sisteminin tadili ve top arabalarının yeni tertip üzere düzenlenmesi gibi yenilikler yapıldı. Üçüncü Mustafa Han, yapılan işleri bizzat kontrol eder ve görürdü.

 

Avrupa’da Yedi Yıl Savaşları bitip, iki ayrı ittifaktan olmalarına rağmen, Prusya ve Rusya’nın anlaşmasıyla, Lehistan paylaşıldı. Rus işgal ve zulmüne karşı, hürriyet ve istiklalin vazgeçilmez savunucusu Osmanlı Devletinden yardım isteyen Leh milliyetçileri (Polonezk), Osmanlı hududundan geçerek Balta’ya sığındılar. Bunları, Rus ordusunun takip etmesi ve tecavüz ettikleri topraklarda Lehlilerle beraber Osmanlı ahalisini de kılıçtan geçirip, kasabayı yakıp yıkmaları, 18 Eylül 1739’da Belgrad’da kabul edilen süresiz Osmanlı-Avusturya-Rusya Antlaşmasının bozulmasına sebep oldu. Osmanlı Devletinin hükümranlık hakkını korumak, Rusya’nın Lehistan’a yerleşmesine engel olmak ve sahte beyanatlarla Lehistan işgalini dünya kamu oyunda geçiştirmeye çalışıp dostu Kont Stanislaw Doniatowski vasıtasıyla Balta'da zulüm yaptıran Rus Çariçesi İkinci Katerina’ya haddini bildirmek için toplanan divanda, Rusya’ya sefer için karar verildi. 8 Ekim 1768’de Rusya’ya savaş açıldı. Rusya’da bulunan Osmanlı ticaret heyetinin iadesi için İstanbul’daki Rus sefiri Obreskoff Yedikule’de hapsedildi. Osmanlı Devletine tabi Kırım Hanı Kırım-Giray’ın orduları 1769 Şubatında Güney Rusya’ya girerek Rusları yendi ve yüz binden çok esir alarak, döndü. Tarihte ahlaksızlığı ile meşhur olan Çariçe Katerina, Kırım-Giray Hanı, Bahçesaray şehrinde saray hekimi olan bir Rum doktoru vasıtası ile zehirleterek öldürttü. 27 Mart 1769’da Serdar-ı ekrem vazifesiyle Rus Seferine çıkan Sadrazam Yağlıkçızade Mehmet Emin Paşa, 1 Mayıs 1769’da ilk Hotin Zaferini kazandı.

 

Lehistan’ı himaye için girişilen savaşta, Birinci Hotin Zaferinin ardından tekrar saldıran Ruslara karşı 12 Ağustos 1769’da Hotin’de ikinci bir zafer daha kazanıldı. Yağlıkçızade’den sonra sadrazamlığa getirilen Moldovanlı Ali Paşa, Rus Seferine serdar tayin edildi. Ali Paşa, Turla Nehrinden orduyu geçirirken köprünün yıkılmasıyla büyük bir facia meydana geldi. Ayrıca, Yeniçerilerin artan itaatsizliği ve muharebelerden kaçması, ateşli silahların gereği gibi kullanılmamasından, Rus orduları, Kırım Hanlığı topraklarına ve Romanya’ya girdi. 21 Eylül 1769’da Hotin, Rusların işgaline uğradı. İngiltere ve Fransa’nın askeri yardım ve siyasi desteğiyle, Baltık Denizinden gönderilen Rus Donanması Cebelitarık Boğazını geçerek Akdeniz’e girdi. Bununla, Çar Deli Petro (1682-1725) tarafından sistemleştirilen sıcak denizlere inme projesi Batıdan da destek ve yardım görmüş oldu. Bir Osmanlı Ülkesi olan Mora Yarımadasında Ortodoksluğun hamisi rolüyle Slavlık propagandası yapan Rus donanmasındaki subaylar, Koron, Modon, Navarin, Patras, Anabolu, Tripoliçe, Kalamota ve Isparta’da asi Rumlar ile işbirliğine girerek, buradaki Müslüman ahaliye, müttefikleri Avrupa devletlerinden de tepki gören vahşice katliamlar yaptırdılar. Bunun üzerine Mora Serdarlığına tayin edilen Kaptan-ı Derya Mandalzade Hüsameddin Paşanın Mora Çıkartmasıyla Rumlar geri çekilip, yetmiş bin kişilik Maynot-Rum ordusu, Tripoliçe’de 9 Nisan 1770’te bozuldu. Hüsameddin Paşaya “Mora Fatihi” unvanı verilip, bölgedeki asiler temizlendi. Ruslar geri çekildi.

 

Akdeniz’deki Rus donanması, Osmanlılar tarafından devamlı taciz edildiyse de fırsatlardan istifade eden Ruslar, İngiliz subaylarının da yardımı ile Çeşme limanındaki Osmanlı donanmasını yaktılar.

 

Osmanlı donanması yanarak imha olunca, İngiliz amirali ve Rus donanma komutanı, Boğazları tehdit etmek istediler. Fakat tahkim ve müdafaadan ürküp, cesaret edemediler. Çeşme faciasından sonra, Tuna boyundaki Kartal Ovasında bulunan Osmanlı ordusu, Yeniçerilerin itaatsizliği yüzünden, 1 Ağustos 1770’te bozguna uğradı. 1771 yazında Kırım’ın işgalinden başka, General Tatloben idaresindeki Rus ordusu, Ahıska bölgesinde bozguna uğrayıp, geri çekildi.

 

2 Ağustos 1771’de Özü (Kırım), 12 Eylül 1771’de Yerköyü (Romanya), 29 Haziran 1773’te Silistre (Romanya), 20 Ekim 1773’te Varna (Bulgaristan) zaferleri kazanıldı. Sultan Üçüncü Mustafa Han, beş yıldan beri devam eden Rus Seferini neticelendirmek için hazırlanırken, 21 Ocak 1774’te vefat etti. 1768-1774 Osmanlı-Rus Harbi, Birinci Abdülhamid Han devrinde, zafer kazanılmasına bakılmaksızın, 21 Temmuz 1774’te imzalanan Küçük Kaynarca Antlaşmasıyla aleyhte neticelendi. (Bkz. Küçük Kaynarca Antlaşması)

 

Üçüncü Mustafa Han devrinde, Osmanlı ülkesi, içeride sulh ve sükun içindeydi. 22 Mayıs 1766 İstanbul zelzelesinden başka tabii afet olmadı. Osmanlı Rus Harbi esnasında, Mısır’da Kölemenli Cin Ali Beyin Suriye, Filistin ve Arabistan’daki isyanı, 1 Mayıs 1773’te Salihiyye’de mağlubiyetiyle bastırıldı. Balkanlarda Rus yayılma siyasetinde Ortodoksluğun hamisi rolüyle Mora’da Slavlık propagandası yapılıp, isyan çıkarıldı. Kısa zamanda bastırılıp, Osmanlı ordusunun 9 Nisan 1770 zaferiyle neticelendirilerek, bölgede sulh ve sükun sağlandı. Dış politikada, devletlerin büyük menfaatleri karşılığı teklif ettikleri siyasi ve askeri ittifaklar kabul edilmedi. Osmanlı-Rus Harbinde de görüldüğü gibi ittifak tekliflerinin samimiyetsizce olduğu meydana çıktı. Lehistan (Polonya) milliyetçilerinin “Türk atları Vistül’de sulanmadıkça Polonyalılara hürriyet yok” sözü Osmanlılardan yardım istemelerinden kalmıştır.

 

Bütün Osmanlı sultanları gibi yüksek din ve fen ilimlerinde devrin en iyi hocalarından ders görerek yetiştirilen Üçüncü Mustafa Han, dindar, adil, çalışkan, azimli, hamiyetli, metin, hassas ve ilme, alimlere hürmetkardı. Devrin alimleri seviyesinde ilmi vardı. Güzel konuşur ve yazardı. “Cihangir” mahlasıyla yazdığı şiirleri vardır. Çok kitap okurdu. Dış ülkelerden yazılmış kitapları da getirtir, incelerdi. Doğu ve Batı kültürüne vakıftı.

 

Yapılan icraatları bizzat yerinde kontrol ederdi. Askeri ve donanmayı teftiş etmeyi, tebdil gezmek, ata binmek, avlanmak ve gezi yapmayı severdi. Askeri, idari ve mali birçok ıslahatlarda bulundu. Çok hayırseverdi. Alimlere ve ahaliye cömertçe ihsanlarda bulunurdu. Süveyş’te kanal açmak, Sakarya Nehrini, Sapanca Gölü üzerinden İzmit Körfezine bağlamak gibi düşünceleri vardı.

 

Birçok hayır müessesesi, askeri ve sivil eser yaptırdı. Laleli Camii ve yanındaki türbesi, Çakmakçılar’da kendi adıyla bir cami, Kadıköy’de İskele Camii Paşabahçe’de İncirliköy Camii, Üsküdar’da Ayazma Camii ve zelzelelerde hasara uğraması üzerine yenilediği Fatih Camii, yaptırdığı eserlerden bazılarıdır. 1773’te Deniz Harb Okulunun temelini teşkil eden Mühendishane-i Bahri-i Hümayun ve teknik üniversite mahiyetindeki Mühendishane-i Berri-i Hümayun açıldı. Zamanında Tüfeklere süngü takıldı. Islahatçı bir hükümdar olan Üçüncü Mustafa Hanın icraatlarını, oğlu Üçüncü Selim Han (1789-1807) devam ettirdi.

 

 

Abdülhamit Han I

 

Osmanlı padişahlarının yirmi yedincisi ve İslam halifelerinin doksan ikincisi. Sultan Üçüncü Ahmet’in oğludur. Annesi Rabia Hatun’dur. 20 Mart 1725 günü Topkapı Sarayında (Saray-ı Cedid) doğmuş ve Ocak 1774 tarihinde ağabeyi Sultan Üçüncü Mustafa’dan sonra padişah olmuştur.

Birinci Abdülhamit Han, tahta çıktığı zaman devlet buhran içerisindeydi. Tahta çıkışından evvel başlamış olan Rus Harbi devam ediyor ve bir çok eyalette de isyanlar baş göstermiş bulunuyordu. Mali sıkıntı da mevcuttu. Birinci Abdülhamit Han bu güçlükleri başarıyla yenecek kudrette bir padişahtı. Saltanatı müddetince bu zorluklarla mücadele etti. İyi niyetli, gayretli bir insandı. Rus Harbine devam kararı verdi. Çünkü düşmana karşı hiç olmazsa bir muharebe kazanarak sulh yapmak istiyordu. Fakat Osmanlı ordusu Kozluca’da yenilmiş ve Serdar Muhsinzade Mehmet Paşa'nın yanında ancak 1200 kişi kalmış diğerleri dağılmıştı. Bu vaziyette Rusya’nın sulh şartlarını kabul etmekten başka çare yoktu. Türk temsilcileri Ahmet Resmi ve İbrahim Münib efendilerle Rus temsilcisi Prens Repnin arasında 21 Temmuz

 

1774’de Küçük Kaynarca Antlaşması yapıldı. Bu antlaşmaya göre Kırım, Kuban ve Bucak yalnız dini bakımdan halifeye bağlı olmak üzere müstakil oluyor; Yenikale, Kerç, Azak, Kılburun kaleleri Rusya’ya geçiyordu. Eflak, Boğdan ve Cezayir-i Bahr-i Sefid sahili gibi savaşta Ruslar tarafından işgale uğramış yerler ise Osmanlı Devleti'ne geri veriliyordu.

 

Kaynarca Antlaşmasının ağırlığını arttıran en önemli maddesi, Rusların Türk topraklarındaki Ortodokslar üzerinde bir çeşit himaye hakkı iddiasında bulunabilecek tarzda hazırlanmış olanıdır. Antlaşmadan hemen sonra Avusturya, Osmanlı Devletinin zafiyetinden faydalanarak Boğdan Beyliğine bağlı Bukoniva’yı işgal etti (1775).

 

Saltanatının başında böyle kahredici bir durumu kabul ile barışı sağlayabilen Birinci Abdülhamid, savaş zamanında devletin çeşitli bölgelerinde çıkmış isyanları bastırmak ve askeri sahada ıslahatta bulunmak durumundaydı. İsyanları bastırmak üzere Kaptan-ı Derya Cezayirli Hasan Paşa ve ıslahat yapmak için de sadrazam Halil hamit Paşa görevlendirildiler.

 

Kapıkulu’nun bazı ocaklarının ıslahı için Fransa’dan mühendisler getirtilmiş, Mühendishane-i Berri-i Hümayun (Devlet Kara Mühendishanesi) kurulmuş, yüzüstü bırakılan metruk haldeki İbrahim Müteferrika matbaası tekrar açılmıştır. Birinci Abdülhamit devrinde yapılan hayırlı işlerden birisi de, yerli malı kullanılmasının mecburi hale getirilmesidir.

 

Diğer taraftan Anadolu’da çeşitli karışıklıklar çıkmıştı. Her vilayette bir asi hüküm sürüyordu. Hele kapısız levent denilen binlerce asi Anadolu’yu yakıp yıkıyordu. Şam ve Mısır’da isyanlar başgöstermiş, İranlılar, Osmanlı topraklarına saldırarak pek çok yeri kendi topraklarına katmışlardı. Hicaz’da ayaklanmalar birbirini takib etmişti.

 

Küçük Kaynarca Antlaşmasıyla, Osmanlılarla Ruslar arasında tam bir sulh temin edilememiş, yalnız bir çeşit mütareke hasıl olmuştu. Bu antlaşma her iki tarafı da tatmin etmemişti. Osmanlılar olsun, Ruslar olsun Kırım üzerinde daha çok hakka sahip olmak istiyorlardı. Nitekim Kırım’da bağımsızlık ilan edildiğinde Devlet Giray Han, Babıali ile eski bağlılığın korunmasına taraftardı. Bunun üzerine Ruslar, asker sevkedip kendi adamlarından Şahin Giray’ı, han seçtirmişlerdi. Böylece Kırım Hanının tayininde çıkan anlaşmazlık, iki devleti yeni bir savaşa götürürken, Fransızların yardımıyla Haliç Aynalıkavak Kasrında 10 Mart 1779’da bir antlaşma imzalanmıştır. Küçük Kaynarca Antlaşmasının bazı maddeleriyle ilgili olan bu antlaşma Aynalıkavak Tenkihnamesi adıyla anılır. Tenkihnameye göre, Kırım bağımsız kalacak ve Ruslar buradan askerlerini çekecek; buna karşılık, Osmanlılar da Şahin Giray’ın hanlığını kabul edeceklerdi. Kafkaslardan güneye kadar Rus hakimiyetinin artmasını Osmanlı Devleti için büyük tehlike olarak gören Birinci Abdülhamit Han ve devlet adamları, Kafkasya’nın bazı bölgelerini Türk nüfuzu altına almayı tasarladılar. Bu sebeple Soğucak ve Anapa kalelerini tahkim ettiler. Buradaki Çerkez kabilelerini itaat altına almaya çalıştılar.

 

Şuursuz olarak Rus taraftarlığı yapan Şahin Giray aleyhinde Kırım’da isyan çıkınca, Ruslar buraya hemen asker gönderdiler. Binlerce Müslümanı şehid ettikten sonra yine Kırım’ı Şahin Giray’a bırakarak geri çekildiler. Daha sonra yeni bir bahaneyle tekrar Kırım’a girerek memleketi Rusya’ya bağladılar (1784). Bunun üzerine, tekrar bir Osmanlı-Rus Savaşı tehlikesi doğdu. Osmanlı Ordusu harbe hazır değildi. Bu sebepten Sultan Abdülhamit Han antlaşmayı bozmak istemedi. Rusya ile birkaç yıl gerginlikten sonra Koca Yusuf Paşa sadrazam oldu. Aslında 1781’de Rusya, Avusturya ile beraber bir tasarı hazırlamış ve bu tasarıya göre de Osmanlı Devletini taksime karar vermişlerdi. Yeni Sadrazam, Rusya ile mutlaka savaşmak istiyordu. İkinci Katerina’nın gösteri yaparak Kırım’ı ziyaret etmesine ve Avusturya İmparatoru ile görüşme yapmasına Babıali artık tahammül edemiyordu. Rus elçisi Sadarete çağrılarak Kırım’ın iadesi istendi. Elçinin uygun cevap vermemesi üzerine Rusya’ya savaş ilan edildi. Rusların idaresi altındaki Kılburun Kalesine hücum ile 1786-1792 Osmanlı-Rus Savaşı başlamış oldu. Avusturyalılar da savaş açmadan Belgrad ve Sırbistan’a taarruz ettilerse de bir sonuç alamadılar. Bu vaziyet karşısında yalnız Ruslarla başa çıkamazken, iki düşmanla birden karşılaşılıyordu.

 

Serdar-ı Ekrem Sadrazam Koca Yusuf Paşa, önce Avusturya derdini halletmek istedi. Avusturya İmparatoru İkinci Josef’in saldırılarını önledikten sonra sınır aşılarak düşman kendi topraklarında ağır yenilgiye uğratıldı. İkinci Josef güç bela kaçabildi. Fakat Rus cephesindeki savaş aleyhte gelişiyordu. Kısmi başarılar Özi Kalesini kurtarmaya yetmedi. Özi Kalesi, Ruslar tarafından alınınca, tarihin en büyük mezalimine uğradı. Masum ve günahsız çocuklar, genç ve ihtiyar kadınlar dahil, 30 bin civarında insan vahşice öldürüldü.

 

Sadrazam, Özi Kalesinin düştüğünü bildiren ve yapılan mezalimleri dile getiren telhisi okurken, padişah, kederinden felç olup çok geçmeden vefat etti (28 Mart 1789).

 

Birinci Abdülhamit Han, devlet işleriyle yakından ilgilenir, her konuda düşüncelerini dikte ederek vezirlere bildirirdi. Saltanatı boyunca hep liyakatlı sadrazam, ehil adam aramış ve onlara yetki verip ıslahatların yapılmasına uğraşmıştır. Halil hamit Paşa, sadrazamlarının en değerlisidir. Abdülhamid Han, halka karşı merhametli ve çok dindar bir padişahtı. Halk arasında kerameti dahi yaygındı. Oğullarından ikisi, Dördüncü Mustafa ve İkinci Mahmut, padişah olmuşlardır. Birinci Abdülhamit Han, Eminönü Bahçekapı’daki imaretin karşısındaki türbede yatmaktadır. Bu türbede, Yeni Cami tarafındaki duvardaki dolapta Resul aleyhisselamın mübarek ayaklarının izleri bulunan taş vardır.

 

Sultan Birinci Abdülhamid Hanın, Beylerbeyi’nde bir cami ve mektep, Bahçekapı’da bir sebil, bir imaret, bir kütüphane ve bir türbe (Şimdi bunların yerinde Dördüncü Vakıf Han vardır.) Emirgan’da bir cami ile çeşme ve Medine’de yaptırdığı bir medrese başlıca eserleridir.

 

Selim Han III

 

Osmanlı sultanlarının yirmi sekizincisi, İslam halifelerinin doksan üçüncüsü. Sultan Üçüncü Mustafa Han'ın oğlu olup, annesi Mihrişah Sultandır. İstanbul’da, 24 Aralık 1761 tarihinde, Topkapı Sarayında doğdu. Şehzade Selim’in doğumunda yedi gün, yedi gece “Şehrayin”, üç gece de Deniz Donanmasında tertiplenen merasimlerle büyük şenlikler

 

 

 

yapıldı. Şehzadeliğinde, sarayda mükemmel bir eğitim, öğretim gösterilip, terbiye edilerek yetiştirildi. Yüksek din ve fen ilimleri, Arapça ve Farsça öğrendi.

Veliahd Selim, devam etmekte olan Osmanlı-Avusturya-Rus Harbinde, cephelerden gelen acı haberlere dayanamayan amcası Birinci Abdülhamit Hanın vefatıyla, 7 Nisan 1789 tarihinde Osmanlı Sultanı oldu. İçte ve dıştaki meseleleri halletmek için, 16 Mayıs 1789 tarihinde, yüksek devlet memurlarının katıldığı, büyük bir divan toplantısı yaptı.

 

Divanda devlet meselelerinin halli için herkesin fikirlerini söylemesini istedi. Divandan sonra idari, mali, siyasi ve askeri meselelerin halli için talimat verdi. Avusturya ve Rusya ile harplerin devamına karar verildi. Maliyenin düzelmesi için, sarayda bulunan altın ve gümüş eşyanın büyük bir kısmı paraya çevrilmek üzere, darphaneye gönderildi. Merkez ve eyaletlerdeki halk da, Sultan Selim Hana yardımcı olmak ve saraya uymak için, altın ve gümüşlerini devlete teslim etti. Saray ve halkın yardımlarıyla cepheler takviye edildi. Fransa ve İspanya sefirleri sulh; Prusya, Kırım’ın kurtarılması için antlaşma; İsveç ise Rusya’ya karşı, yardım talebiyle harp teklif ettiler.

 

Sultan Selim Han, cephelerdeki harbin devamını istedi. İsveç ile, Rusya’ya karşı, 11 Temmuz 1789 tarihinde Beykoz İttifak Antlaşması imzalandı. 1788 yılından beri devam eden Osmanlı-Avusturya harplerinde, Serasker Kemankeş Mustafa Paşa, takviye kuvvetlerle Yaş’tan Rus ordusuna karşı sefere giderken, Foksan’da Avusturya ordusunun ani taarruzuna uğradı. Arnavutların ihanetiyle Osmanlı ordusu, 1 Ağustos 1789 tarihinde Foksan’da bozuldu. Avusturyalılar, Belgrat’a kadar ilerleyip, 8 Ekimde şehir düştü. 31 Ocak 1790’da, Prusya ile Avusturya ve Rusya’ya karşı ittifak anlaşması imzalandı. Prusya’nın arabuluculuğuyla, Avusturya ile devam etmekte olan harbe son verilmesi kararlaştırıldı. Fransız İhtilalinin Avrupa’da sebep olduğu hadiseler üzerine, İngiltere ve Prusya’nın müdahalesiyle, Rusya da antlaşmaya taraftar hale getirildi. Avusturya ile 4 Ağustos 1791 tarihinde Ziştovi Antlaşması imzalandı. Antlaşmaya göre; Avusturya 1788-1791 harbinde aldığı yerleri Osmanlı Devletine geri verecekti. Rusya ile 1787’den beri Kafkasya ve Balkanlar’da devam eden harp, 9 Aralık 1792 tarihli Yaş Antlaşmasıyla neticelendi. Osmanlı Devleti, Rusya ile Avrupa’da Dinyester Turla Nehri, Kafkasya’da Kuban Nehri hudut kesildi. Osmanlı Devleti, Ziştovi ve Yaş Antlaşmalarıyla, en az kayıpla harbe son verip, büyük mali külfetlerden kurtulmuştur. Avusturya-Rus harplerinin antlaşmalarla halli sonrasında; Avrupa devletlerinin 1789 Fransız İhtilali’nin etkisiyle, ülkelerinde meydana gelen hadiselerle uğraşması, Osmanlı Devletini geçici bir sulh devrine soktu.

 

Sultan Selim Han, devletin dışta sulh devrine girmesiyle; veliahtlığından beri düşündüğü ıslahatların icraatına geçti. Osmanlı Devleti için lüzumlu askeri, idari, iktisadi, ticari ve sosyal ıslahatları Nizam-ı Cedid adıyla tatbikat safhasına koydu (Bkz. Nizam-ı Cedid). Son sefer ve harplerdeki mağlubiyet ve kesin netice alınamaması, askeriyenin ıslahını daha fazla gerektiriyordu. Sultan Selim Han, devlet adamlarından aldığı layihalarla, 24 Şubat 1793 tarihinde, modern tarzda, yeni bir orduyu Nizam-ı Cedid adıyla kurdu.

 

Nizam-ı Cedid ordusunun masraflarının karşılanabilmesi için İrad-ı Cedid Defterdarlığı kurulup, eski sadaret kethüdalarından Mustafa Reşid Efendi de bu işle vazifelendirildi. Levent çiftliğinde kışla kurulup, yeni ordu hemen talime başlatıldı. Nizam-ı Cedid ordusuna getirilen yenilik ve talimler, Yeniçerilere de tatbik edilmek istendi. Ancak Yeniçeriler, yenilik ve talimleri kabullenmeyerek, birkaç ay sonra eğitimi terk ettiler. Ordunun teknik sınıfları takviye edilerek; humbaracı, lağımcı, topçu ocakları için yeni kanunlar yapıldı. 1794’te, Teknik Üniversite mahiyetinde, Sütlüce’de, Mühendishane-i Berri-i Hümayun kuruldu. Okulun öğretim üyesi, kitap, ders alet ve edevatı, yurtiçi ve dışından bütünüyle karşılandı. Nizam-ı Cedid ordusu yetiştirilmek üzere Ankara, Kayseri ve Konya’da teşkilat kurulup, askerin mevcudu artırılmaya çalışıldı.

 

Mülki ıslahat da yapılıp, Anadolu ve Rumeli toprakları, yirmi sekiz eyalete ayrıldı. Ayanların eskiden olduğu gibi halk tarafından seçilmesi, kanun haline getirildi. Resmi dairelere talimat gönderilerek, yazışmalara, kullanılan dile, tabirlere dikkat edilmesi ve halkın işlerinin süratle takibi ve yerine getirilmesi istendi. İlmiye ricali (ileri gelen devlet adamları) için, yeni nizamname yayınlandı. İlmi eserler yazılıp, pek çok kitap tercüme edilerek, yayınlandı. Ticari ve iktisadi sahada yenilik yapılıp, Zahire Nazırlığı kuruldu. Tecdid-i Kanun-i Tımar ve Zeamet kanunuyla, harbe katılmayan tımar ve zeamet sahiplerinden, topraklarının geri alınması esası getirildi.

 

Gayrimüslim esnaf ve tüccardan bazıları, vergi ve yurt dışına para kaçırıyor ve Osmanlı ülkesinde oturduğu halde, yabancı devlet tebaasına giriyorlardı. Bu durum ve paranın dışarıya çıkarılmasına karşı tedbir alındı. Avrupa devletlerine daimi elçilikler kurularak, 1793’te ilk tayinler yapıldı. Avusturya, Fransa, İngiltere ve Prusya merkezlerine gönderilen elçiler; bulundukları memleketlerin yalnız siyaseti ve diğer devletlerle olan münasebetleri hakkında bilgiler toplamakla kalmadılar. Aynı zamanda, oraların kültürleri, her türlü ilerleme ve gelişmeleri hakkında bilgiler toplayıp, rapor halinde İstanbul’a gönderdiler.

 

Avrupalılar ve Rusya’nın kışkırtmasıyla Balkan kavimleri, İngilizlerin teşvikleriyle Arabistan’da Vehhabi Bedeviler, Ortadoğu’da Dürzi ve Maruniler, Kölemen Beyleri, Rumeli’de kanun kaçaklarından meydana gelen eşkıyanın koruyucusu Kırcalılar da denilen Dağlı Eşkıyası, devlete asi olup, isyan çıkardılar. Bu meselelerin halli için teşebbüs edildiyse de, Fransa’nın Balkanlar, Akdeniz, Kuzey Afrika, Mısır, Filistin ve Suriye’deki faaliyetleri ardından Napolyon Bonapart’ın, 1798’de ani harekatla Mısır’a asker çıkarması sebebiyle, bütünüyle tam bir hal çaresi bulunamadı.

 

Sultan Selim Hanın hükümdarlığının üçüncü ayında çıkan Fransız İhtilali’yle, Avrupa devletleri, Fransa’ya cephe almasına rağmen, Osmanlı Devleti, meseleye karışmadığı gibi münasebetlerini de dostane devam ettirdi. Nizam-ı Cedid için, Fransa’dan teknik ve yetişmiş eleman getirildi. Fransa’nın müstakbel imparatoru General Napolyon Bonapart, memleketinde görevden alınınca, Sultan Selim Hanın daveti üzerine, Nizam-ı Cedid Ordusunda vazife kabul etmişti. Osmanlı Devleti; ihtilalle değişen yeni Fransız idaresini tanıyan ilk devletlerdendi. Fakat, Fransa’nın 1795 Basel Antlaşmasıyla, Venediklilerden Dalmaçya kıyılarını almasıyla, Balkanlarda başlattığı istiklal (bağımsızlık) fikri propagandası, takip edilen siyasetin değişmesine sebep oldu. Adalet-Eşitlik-Hürriyet fikriyle yapılan Fransız İhtilali, çıkış gayesinden uzaklaşarak, Fransa’nın yayılma siyasetine döndü. Hırvat, Rum ve Sırplar arasında, ihtilal fikirlerini yaydılar; Yahudileri Filistin’de istiklale davet ettiler. Fransa, bununla da kalmayarak, sömürgecilik zihniyetiyle;

 

 

İngiltere’yi Akdeniz’den çıkarıp, Uzakdoğu’daki İngiliz sömürgelerini ele geçirmek için Hind’e giden yolların en kısası olan Mısır’a sahip olmak idealiyle, Osmanlı Devletinin toprak bütünlüğünü bozmaya çalıştı. Napolyon Bonapart, beş yüze yakın gemiye aldığı Fransız ordusuyla Akdeniz’e açılıp, Malta’yı işgal ettikten sonra, 2 Temmuz 1798 tarihinde İskenderiye’den, Mısır’a çıkarma yaptı. Fransa’nın beklenmedik harp ilanı ve Mısır’a çıkarma yapması, İngiltere’nin menfaatlerine ters düştüğünden, Akdeniz’deki İngiliz Amirali Nelson harekete geçti. Amiral Nelson, 1 Ağustos 1798 tarihinde, Fransız Donanmasını Ebukir’de mağlup etti. Fransız donanmasının Ebukir’de imhasıyla, Napolyon’un ve Mısır’daki Fransız ordusunun, anavatanla irtibatı kesildi. Rusya, ihtilalin tesirinden çarlığı korumak için Fransa’ya karşı Osmanlı Devletiyle ittifak kurdu. Karadeniz’den Akdeniz’e geçirilen Rus filosu, Osmanlı donanmasıyla birlikte hareket etti. Arnavut sahillerinin muhafazası ve Venediklilerden Fransa’ya geçen yerlerin alınmasıyla vazifelendirilen Tepedelenli Ali Paşa, Preveze’de Fransızları mağlup etti. Osmanlı-Rus donanması Zenta ve Kefalonya adaları sahilindeki Fransız gemilerini mağlup edip, bir kısmını da zaptetti. Bu muvaffakiyetler üzerine, İngiltere ve Rusya ile antlaşma imzalanarak, ittifaklar resmilik kazandı.

 

Fransız donanması imha edildiğinden, Napolyon Bonapart ve ordusunun deniz yolu, Akdeniz’de Osmanlı-İngiliz-Rus donanmasınca kapatıldığından, Osmanlı ülkesinde mahsur kalmıştı. Sultan Selim Han, Fransa’ya karşı ordu sevk etmek için tayinlerde bulundu. Sayda Valisi Cezzar Ahmet Paşa, Mısır Seraskerliğine tayin edildi. Tırhala Mutasarrıfı Köse Mustafa Paşa da, deniz yoluyla Mısır’a gönderildi. Napolyon Bonapart, Mısır’dan çıkış yolu bulmak ve Suriye’ye hakim olmak için, Akka’yı kuşattı. Akka Kalesi, Mısır Seraskeri Cezzar Ahmet Paşa kumandasındaki Nizam-ı Cedid askerince, Fransızlara karşı kahramanca müdafaa edildi. Napolyon Bonapart’ın inatla taarruzu, Fransızların çeşitli hile ve vaatleri Akka’da neticesiz kaldı. Cezzar Ahmet Paşa ve Nizam-ı Cedid askerlerinin destani müdafaası karşısında, kuşatmanın altmış dördüncü günü, Napolyon Bonapart; “Akka olmasaydı, Doğu İmparatoru olurdum” diyerek, büyük hayallerle kendisine bağlanan Fransız ordusunu, veba salgını, sefalet ve mağlubiyetle önce Kahire'ye çekip, sonra da yüzüstü bırakarak, 1799 yazında gizlice Fransa’ya kaçtı. Mısır’da kalan Fransızlar, Osmanlılara mukavemet ettilerse de, üst üste mağlubiyete uğradılar. 27 Haziran 1801 tarihinde imzalanan tahliye mukavelesiyle Fransızlar, Mısır’ı boşalttı. 25 Haziran 1802 tarihli Osmanlı-Fransız anlaşması, Fransa ile harp haline son verdi. Mısır Valiliğine, 1805’te Kavalalı Mehmet Ali Paşa tayin edildi. Napolyon Bonapart’ın İstanbul şehri ve Çanakkale ile İstanbul Boğazlarını almak istemesi üzerine 24 Eylül 1805’te Osmanlı-Rus ittifakı yenilendi. Napolyon Bonapart tehlikesine karşı, İngiltere ve diğer Avrupa devletleri, Osmanlılara yardım talebinde bulundular. Fakat, Rusya ile ittifak ve İngiltere ile dostluk uzun sürmedi.

 

Arabistan Yarımadasındaki Vehhabiler, Avrupalılardan gördükleri yardımlarla, çeşitli batı dillerinde birçok yayınlarda da bulunup, 18 Şubat 1803’te Taif’i muhasara ettiler. Sultan Selim Han, Arabistan’daki hadiselere esaslı tedbirler almayı planladıysa da; İngiltere ve Rusya, Balkanlar meselesinden Babıali’ye baskı yapmak istemeleri, muvaffak olamayınca, Rusya’nın harp ilan dahi etmeden Osmanlı hududunu ihlali sebebiyle gerçekleştiremedi. Sadece, Mısır Valisi Kavalalı Mehmet Ali Paşa, sultandan aldığı emirle Vehhabi isyanını bastırıp, Arabistan ve Mısır’da kısmen huzur ve asayişi temin etti.

 

Sultan Üçüncü Selim Han zamanında, İngiltere’nin Ortadoğu’da; Rusya ve Avusturya’nın Balkanlarda, Osmanlı Devletinin iç işlerine karışıp, müdahaleci bir siyaset takip etmeleri, bu devletlerle harp halinde bulunan Fransa’ya yakınlaşmaya sebep oldu. Osmanlı Devletine tabi Eflak Beyi Konstantin İpsilanti ile Boğdan beyi Aleksandr Moruzzi, Rus yanlısı olduklarından azledilince, İngiltere ve Rusya’nın müdahalesiyle karşılaşıldı. Rusya, harp ilan etmeden, General Michelson komutasındaki altmış bin mevcutlu Rus Ordusuyla, Eflak ve Boğdan’ı işgale başladı. Vezir-i azam İbrahim Hilmi Paşa, sefer için Serdar-ı ekrem tayin edildi.

 

Rusya’nın Balkanlara girmesiyle, İngiltere’de on altı gemiden meydana gelen bir İngiliz filosunu İstanbul önlerine gönderdi. İstanbul önlerine kadar gelen İngiliz donanması, Fransa ile münasebetlerin kesilmesini, Osmanlı-İngiliz ittifakının yenilenmesini teklif ettiler. Kabul edilmeyince, teklifi daha da ağırlaştırdılar. Eflak ve Boğdan’ın Rusya’ya, Çanakkale Boğazının da İngiltere’ye teslimini teklif ettiler. İngiltere’nin teklifleri, kabullenilmenin ötesinde, akıl ve hayale sığmayacak derecede olduğundan, İngilizler, müzakerelerle oyalanılarak, boğaz sahillerinin iki yakası, askerlerin ve ahalinin gayretleriyle, kısa zamanda tahkim edildi. Boğaz sahillerine birkaç gün içinde bin iki yüzden fazla top yerleştirildi. İngiliz donanması, Osmanlı Devletinin ve ahalinin kuvvetli tepkisini görünce, çekildi. Bunun üzerine İngiltere hükümeti, Akdeniz’deki İngiliz donanmasını Mısır’ın zaptıyla vazifelendirdi.

 

İngilizler, Osmanlıya asi Kölemenlerle anlaşıp, 20 Mart 1807 tarihinde İskenderiye’ye çıkarma yaparak teslim aldılar. Balkanlarda; İbrahim Hilmi Paşa, Rus Cephesine sefere çıkınca, İstanbul’da türeyen asiler harekete geçti. Sultan Selim Hanın, Osmanlı Devleti lehine icraatlarına karşı, iç ve dış düşmanların aleyhine propagandasıyla muhalefet başladı.

 

1806 Edirne Vakasına sebep olan, Nizam-ı Cedid aleyhtarlığıyla başlayan muhalefet, asilerden Kabakçı Mustafa’nın liderliğinde büyük hadiselere sebep oldu (Bkz. Kabakçı Mustafa İsyanı). Yeniçeri zorbaları, 25 Mayıs 1807 Kabakçı Vakasından sonra; asıl niyetlerini ortaya koyarak, 29 Mayısta Sultan Üçüncü Selim Hanı hal' edip, tahttan indirdiler. Asiler, Sultan Selim Hanın amcasının oğlu Veliaht Mustafa’yı, Osmanlı tahtına geçirdiler. Sultan Selim Han, on dört ay Topkapı Sarayında nezaret altında yaşadı. Kendisine sadık devlet adamları ve asilerin hükümetteki icraatlarını beğenmeyen taraftarları, tekrar tahta geçirmek için faaliyet gösterdiler. Sultan Selim Han taraftarları, Rusçuk’taki Alemdar Mustafa Paşa etrafında toplanıp, harekete geçtiler. Alemdar Mustafa Paşa, Sultan Selim Hanı tekrar tahta geçirmek için, Rumeli’deki maiyetiyle İstanbul’a geldi. 28 temmuz 1807’de Babıali ve Topkapı Sarayını basıp, Sultan Selim Hanı tahta geçirmek istediyse de muvaffak olamadı. Sultan Selim Han, 28 Temmuz 1808 tarihinde Harem Dairesinde şehit edildi. 29 Temmuzda, kalabalık bir cenaze merasimiyle, Laleli Camii yanında babası Üçüncü Mustafa Hanın türbesine defnedildi.

 

Sultan Selim Han, yaratılışında halim, selim ve çok zekiydi. Hayırsever olup, pek çok hayır müessesesi ve eserler yaptırdı. Üsküdar’da Selimiye Camiini ve Çiçekçi Camiini yaptı. Eyüp Camiini büyüterek yeniden yaptırdı. Karaca Ahmet’de, Miskinler Tekkesi denilen Dedeler Mescidini yaptırıp, Küçükmustafapaşa’da Gül Camiini kiliseden çevirdi.

 

 

Üsküdar’da hala kullanılan meşhur Selimiye Kışlasını, Heybeliada’da Deniz Harp Okulu olan Bahriye Mektebini, Halıcıoğlu’nda, Teknik Üniversite mahiyetindeki Mühendis ve Topçu mekteplerini yaptırıp yeni bölükler kurdu. Saltanatı müddetince içte ve dışta büyük düşmanlarla mücadele etmesine rağmen, ülke imar edilip, fazla toprak kaybı olmadı. Tam ıslahata başlayacağı zaman şehit edilmesi, düşündüğü büyük hizmetlerin yerine getirilmesine engel oldu.

 

 

Mustafa Han IV

 

Yirmi dokuzuncu Osmanlı Sultanı. İslam halifelerinin doksan dördüncüsüdür. Babası Birinci Abdülhamit Han, annesi Aişe Sineperver Valide Sultandır. İstanbul’da 8 Eylül 1779’da doğdu. Şehzadeliğinde yüksek din ve fen bilgileri öğretilerek yetiştirildi. Amcası Sultan Selim Han’ın ıslahat fikirlerine karşı çıkan bazı devlet adamları, yeniçerileri tahrik ettiler. Neticede Kabakçı Mustafa’nın sevk ve idaresinde ayaklanan yamaklar, Selim Han’ı tahttan indirerek Şehzade Mustafa’yı sultan ilan ettiler (29 Mayıs 1807).

Devlet idaresini ele geçiren asiler, Nizam-ı Cedid kuvvetlerini dağıttılar. İsyanın teşvikçisi Köse Musa Paşa, Sultan Selim taraftarlarını birer birer ortadan kaldırdı. İstanbul’daki isyan, Rus cephesindeki ordunun disiplinini de bozdu. Orduda bulunan Selim Han taraftarları, Rusçuk ayanı Alemdar Mustafa Paşa’nın yanına sığındılar. Bu hadiseler üzerine Mustafa Han, Sadrazam Hilmi Paşa’yı azlederek yerine Çelebi Mustafa Paşa’yı sadarete getirdi. Osmanlı ordusundaki bu karışıklıktan faydalanan Ruslar, Eflak ve Boğdan’da bazı kaleleri ele geçirdiler. Ancak, bu sırada Fransa İmparatoru Napoleon karşısında zor durumda kalmaları, barış istemelerine sebep oldu. Rusya’nın Eflak, Boğdan ve diğer zaptettiği yerleri tahliye ederek çekilmesi şartıyla, 20 Ağustos 1807’de mütareke imzalandı.

 

Dördüncü Mustafa Han, Rusya ile yapılan mütarekeden sonra İstanbul’da asayişi sağlayabilmek için harekete geçti. Bu sırada asiler işi çığırından çıkararak, halkın mallarını yağmalamaya, yeniçeriler de her işe karışmaya başlamışlardı. Mustafa Han, öncelikle asilerin bir kısmını çeşitli bahane ve vazifelerle saraydan uzaklaştırdı. Ancak, zorbaları tamamen sindirebilmek için büyük bir güce ihtiyacı vardı. Bunun için Alemdar Mustafa Paşa’nın İstanbul’a gelmesini istedi. Kendisine sadık, 16 bin kişilik kuvvetle harekete geçen Alemdar, öncelikle Boğaz nazırlığı yapmakta olan Kabakçı Mustafa’yı öldürttü. Kabakçı’nın öldürülmesi, saray erkanı ve yeniçeriler arasında büyük telaşa sebep oldu. Daha sonra İstanbul’a giren Alemdar, zorbaları ortadan kaldırmaya ve fesatçıları sürmeye başladı. Bu sırada Alemdar’ın taraftarları Sultan Selim Han’ı tekrar tahta çıkarmaları için tahrike başladılar. Onun bu niyetini sezen Sadrazam Çelebi Mustafa Paşa, kendisinden İstanbul’u terk etmesini istedi. Alemdar Mustafa Paşa da bunun üzerine, 28 Temmuz günü on beş bin kişiden fazla askeriyle Bab-ı aliyi bastı. Sadrazamdan mührünü aldı. Ancak, Üçüncü Selim’in yeniden tahta çıkması halinde kendilerini öldürteceğinden korkan asiler ve bazı devlet adamları, padişahtan Üçüncü Selim ve Şehzade Mahmut’un öldürülmeleri için ferman çıkarttırdılar. Nitekim, zorla saraya giren Alemdar, Selim Han’ın hançer darbeleriyle şehit edilmiş cesediyle karşılaştı. Hizmetkarlarının yardımı ile hayatını kurtaran Şehzade Mahmut’u padişah ilan etti (28 Temmuz 1808). Mustafa Han ise, Topkapı Sarayına yerleştirildi.

 

Dördüncü Mustafa Han, 14/15 Kasım gecesi meydana gelen Alemdar Mustafa Paşa Vakası sırasında yeniçerilerin saraya saldırmaları ve kendisini tekrar başa geçirmeye teşebbüs etmeleri üzerine, İkinci Mahmut Han taraftarlarınca öldürüldü (1808).

 

Mustafa Han, zeki ve tedbirli olmasına rağmen Üçüncü Selim Han’ın tahttan indirilmesi neticesinde tahta çıkarılmış olmasından dolayı, isyancıların elinde kaldı. Yeniçerilerin tamamının zorba bir güruh haline gelmeleri sebebiyle, eşkıyayı bertaraf edecek bir kuvveti yanında bulamadı. Bu sebeple, onların isteklerine boyun eğmek zorunda kaldı. Daha sonra, asileri sindirmek üzere çağırdığı Alemdar Mustafa Paşa’nın, Selim Han’ı tekrar tahta geçirme teşebbüsü, Mustafa Han’ın aleyhte hareketine yol açtı. İkinci Mahmut Han’ın saltanatı döneminden ve ıslahatlarından memnun olmayan bazı devlet adamları, yeniçerileri tahrik etmek suretiyle kendilerine yakın gördükleri Dördüncü Mustafa’yı tekrar tahta geçirmek üzere harekete geçtiler. Bu durum, neticede Mustafa Han’ın öldürülmesine yol açtı. Mustafa Han’ın cenazesi merasimle kaldırılarak, Bahçe Kapısında babası Birinci Abdülhamit’in türbesine defnedildi. Saltanat müddeti bir sene iki ay olup, vefat ettiğinde otuz yaşında idi.

 

Mahmut Han II

 

Otuzuncu Osmanlı sultanı ve İslam halifelerinin doksan beşincisidir. Osmanlı sultanlarından Birinci Abdülhamit Han’ın, Nakş-i Dil Sultandan olan oğlu olup, İstanbul’da 20 temmuz 1786 tarihinde doğdu. Şehzadeliğinde iyi bir eğitim ve öğretim gördü. Yüksek din ve fen ilimlerini, devrin kıymetli alimlerinden öğrendi. Amcası Üçüncü Selim Han, onun yetişmesine çok itina göstererek, modern askeri ve teknik bilgileri ve devlet idaresini iyi bir şekilde öğrenmesini sağladı. Selim Han tahttan indirildikten sonra da, yeğeni Mahmut’la sık sık görüşerek, ona tavsiyelerde bulundu ve tahta çıktığı zaman dikkat etmesi gereken hususları bildirdi. 28 Temmuz 1808’de Alemdar Mustafa Paşa’nın, Selim Han’ı tekrar başa geçirmek üzere saraya girdiği sırada, sabık hakanın asiler tarafından şehit edilmesi üzerine, Sultan Mahmut, Osmanlı tahtına çıktı.

İkinci Mahmut Han, Alemdar Mustafa Paşa’yı, veziriazam tayin edip, Kabakçı isyanından sonra ülkede pek çok hadise çıkaran zorbaları yola getirmekle vazifelendirdi. Kabakçı Mustafa isyanında rol oynamış bulunan asiler cezalandırıldı. Fesat çıkaranlar İstanbul dışında ikamete mecbur tutuldu. İstanbul’da otorite sağlamaya çalışılırken, Rumeli ve Anadolu’nun birçok yerinde ve bilhassa Halep ve Bağdat’ta valilerin çıkardığı karışıklıklar devam ediyordu. Cezayir’in idaresini "dayılar" ele geçirmişti. Vehhabiler, Haremeyn’i zaptederek, hutbelerden padişahın adını kaldırmışlardı. Bu kötü gidişe dur demek isteyen Sultan Mahmut, Anadolu ve Rumeli valilerini İstanbul’a davet etti. Bu valilerin yeni Sultan’a bağlılıklarını bildirmeleri istendi. Valiler İstanbul’a gelip, Sultan Mahmut Han’a bağlılıklarını arz ettiler ve muhtemel asilere karşı ittifak senedi imzaladılar. (Bkz. Sened-i İttifak)

 

 

 

 

 

Diğer taraftan, isyanlar neticesinde iyice bozulan yeniçeri ocağını yola getirmek için, talim ve terbiye usullerinin tekrar tatbik edilmesi istendiyse de, yeniçeriler bu icraattan memnun olmadılar. 14 Ekim 1808’de Sekban-ı Cedid adıyla modern bir ordu kurulmaya başlandı. Sekban-ı Cedid askeri, yeniçeriler ve taraftarları tarafından Nizam-ı Cedid’in ihyası olarak kabul edildi. Veziriazam Alemdar Mustafa Paşa’nın, devlet adamlarına ve askerlere karşı tavizsiz icraatları, yeniçerileri harekete sevk etti. 14-15 Kasım gecesi meydana gelen büyük isyan sırasında, Alemdar Mustafa Paşa öldürüldü. Mahmut Han, yenilikleri durdurmak zorunda kaldı.

 

İstanbul’daki hadiselerin yatıştırılmasından sonra, diğer iç ve dış meselelerin halline bakıldı. Arabistan’daki Vehhabiler, Osmanlı Devletine ve Ehl-i sünnet Müslümanlara karşı, siyasi faaliyetlerden katliamlara varan tecavüzlerde bulunuyorlardı. Bu arada Vehhabilerin reisi Sü’ud bin Abdülaziz, Hicaz’ı istilaya teşebbüs etti. Hac mevsiminde hacıların yollarını kesip, Müslümanlara işkenceleri ve İslam dinine olan hakaretleri, dayanılmaz bir hal aldığından, Halife İkinci Mahmut Han, Mısır valisi Mehmet Ali Paşa’ya ferman gönderip, Vehhabileri cezalandırmasını emretti. Mehmet Ali Paşa bir dizi harpten sonra mübarek beldeleri Vehhabilerden temizledi. Zafer haberine çok sevinen Mahmut Han, Mısır valisi Mehmet Ali Paşa’ya ihsanlarda bulundu.

 

Öte yandan Balkanlarda, Avrupa devletlerinin Osmanlı Devletinin birlik ve bütünlüğünü parçalamak gayesiyle yaptırdıkları bölücü ve yıkıcı faaliyetler çok artmıştı. Sırplar, Bükreş Antlaşması ile (28 Mayıs 1812) muhtariyet kazanmalarına rağmen rahat durmuyorlardı. Osmanlı Devletine ödeyecekleri senelik vergiyi kestiler. Tam istiklal propagandaları ile kalelerdeki Osmanlı askerlerine saldırmaya başladılar.

 

1813 yılında, Sırplıları yola getirmek için Hurşid Paşa seraskerliğinde sefer açıldı. Hurşid Paşa, Belgrad’a gelip, asileri yola getirdi. Asi Sırp lideri Kara Yorgi, esir düşmekten kurtulmak için, Avusturya’ya kaçtı. Belgrad ve Semendire kaleleri Osmanlılara tabi oldu. Serasker Hurşid Paşa’nın umumi af ilan etmesiyle, Sırpların silahları toplatıldı. Kara Yorgi’den sonra Sırplıların başına Miloş Obrenoviç geçti. Osmanlı Devletine sadakatle hizmete devam eden Miloş Obrenoviç, 1818’de Avusturya’dan dönen rakibi Kara Yorgi’yi öldürdü. 1829 yılında Sırbistan’a muhtariyet verilmesine rağmen, yıllık vergi vermeyi ve dış işlerinde Osmanlılara bağlılığını devam ettirdi.

 

Arnavutluk’ta ise Tepedelenli Ali Paşa’nın nüfuzu sebebiyle Rumlar, Rusya’nın bütün teşvik ve yardımlarına rağmen isyana cesaret edemiyorlardı. Ancak, Fenerli Rumlarla eskiden beri sıkı münasebetlerde ve İngilizlerle gizli muhaberelerde bulunan Halet Efendinin haince faaliyetleri ve özellikle Tepedelenli Ali Paşa’yı bertaraf etmesi, Yunanlılara ayaklanma fırsatı verdi.

 

Etniki Eterya ve Fener’deki Rum Patrikhanesinin hedef tayin ettiği isyan, 1820 yılında başlatıldı. 12 Şubat 1821’de Mora Yarımadasına yayıldı. Rum asiler, komşuluk hakkını dahi çiğneyerek, Müslüman ahaliye karşı katliamlara giriştiler. İsyan, Atina, Teselya ve Adalara da yayıldı. Katliamlarda 1500 Müslüman şehit edildi. Rus Çarının yaveri ve Etniki Eterya lideri Aleksandra İpsilanti, 6 Mart 1821’de Eflak’ta isyan çıkardı. İsyan bastırıldı. İkinci Mahmut Han, asilere karşı yerinde ve zamanında tedbir aldı. Bölge ahalisine silah dağıttırdı. Bölgede isyanlarla alakası görülenler cezalandırıldı. İstanbul’daki Rum Patriği ve birkaç metropolit, isyanla alakası görülerek asıldılar. Osmanlı Devletinin iç durumu ve Avrupa devletlerinin asilere devamlı yardım ve müdahaleleri, isyanın bütünüyle bastırılamamasına sebep oldu. Mora’daki isyan büyüyerek Adalara ve Selanik’e kadar yayıldı. Bu durum üzerine Sultan Mahmut, Mısır valisi Mehmet Ali Paşa’yı isyanı bastırmaya memur etti. Nitekim, Kavalalı Mehmet Ali Paşa’nın, oğlu İbrahim Paşa kumandasında gönderdiği küçük, fakat disiplinli ve modern ordu, isyanı kısa sürede bastırmaya muvaffak oldu (1825).

 

Yunan isyanı sırasında yeniçeri ve sipahilerin daha fazla bozulduğunu gören Sultan Mahmut Han, bu fesat yuvalarını ortadan kaldırmaya karar verdi. Yeniçerilerin artan tecavüz ve zorbalıkları kamuoyunu da aleyhlerine çevirmişti. Padişah, Yunan isyanının bastırılmasıyla kavuşulan sulh devresinde önce, orduyu ıslaha girişti. Ancak askeri talim ve terbiyeye karşı çıkan yeniçeriler, isyan manasında kazan kaldırdılar. Buna karşılık Sultan Mahmut Han da sadrazam, şeyhülislam ve devlet erkanını toplayarak yeniçerilerin artık hıyanette bulunduklarını, bu sebeple tedbir alınmasını belirtti. Alimler, din ve devletin bekası için bu fesat yuvasının ortadan kaldırılması gerektiğini bildirdiler. Şeyhülislamın fetvası ile sancak-ı şerif çıkarılarak, dinine ve padişahına bağlı olanların onun altına gelmesi ve mücadeleye girişmesi istendi. Böylece eşine ilk defa rastlanan bir olayla padişaha bağlı birlikler halkla bütünleşerek fitne ve fesat yuvası yeniçeri ve sipahi ocaklarını ortadan kaldırdılar. İstanbul’da asi, ahlaksız, serseri temizliği yapılarak, yirmi binden ziyadesi cezalandırıldı. Yeniçeri ocağının kaldırılması, hayırlı bir hadise kabul edilerek "Vaka-i Hayriye" denildi. Kendilerini Bektaşi kabul eden yeniçerilerin ortadan kaldırılmasıyla, Hurufi olan sahte Bektaşi tekkeleri kapatılıp, babaları başka yerlere gönderildi. Asakir-i Mansure-i Muhammediyye adlı asker ocağı kurularak, devrin ihtiyaçlarına göre talim ve terbiye edilmesi, silah verilmesi ve özel kıyafet giydirilmesi kararlaştırıldı. Topçu, humbaracı ve lağımcı ocakları ıslah edildi. Mekteb-i Bahriye açıldı. Eğitim ve öğretimi en üst seviyeye çıkarmak için Avrupa’dan hocalar getirildi.

 

Osmanlı Devletindeki bu süratli ve olumlu gelişme, Avrupa devletlerini harekete geçirdi. İngiliz ve Fransızlar, Osmanlı Devleti içerisindeki Mustafa Reşid Paşa gibi adamlarını yardım vadiyle kullanarak Rusya ile harbe sebebiyet verdirdikleri gibi, Mısır valisi Mehmet Ali Paşa’yı da devletine karşı kışkırttılar. Mısır’da Mehmet Ali Paşa’nın hakim olacağı bir devleti tanıyacağını bildiren İngiliz ve Fransızlar, onun güçlü ve disiplinli kuvvetlerini Osmanlılara karşı çevirmeyi başardılar. Mehmet Ali Paşa, oğlu İbrahim Paşa kumandasında, daha ordusu bütünüyle yeniden teşekkül etmemiş Osmanlı Devletinin Suriye eyaleti üzerine asker sevk etti. 1831-1832 yılındaki muharebelerde, Mısır askeri, çokluğu ve intizamlı olması sebebi ile galip gelince, Osmanlılar Rusya’dan yardım istediler. Bu durum, İngiltere ve Fransa’yı telaşa düşürdü. Fransa’nın aracılığıyla 8 Nisan 1833 Kütahya Antlaşması imzalandı. Antlaşmaya göre, Mehmet Ali Paşa’ya Mısır valiliğine ilaveten Suriye, oğlu İbrahim Paşa’ya da Adana eyaleti muhassıllık olarak verildi. 8 Temmuz 1833’te Rusya ile savunma ve yardım esasına dayanan Hünkar İskelesi Antlaşması imzalandı. 1839’da Mısır üzerine ordu sevk edildiyse de neticesi gelmeden İkinci Mahmut Han, İstanbul’da vefat etti ve Çemberlitaş’daki türbesine defnedildi.

 

 

 

 

Sultan İkinci Mahmut Han, Osmanlı Devletinin ilerlemesini, teknik ve sanayide devrin seviyesine ulaşılmasını isteyen tedbirli, gayretli bir padişahtı. Devrindeki büyük hadiseler karşısında asla ümitsizlik ve gevşeklik göstermedi. Gayreti sayesinde devlet, Avrupa tarzında sistemli orduya sahip oldu.

 

Avrupa’ya askerlik ve yeni silahların kullanılmasını öğrenmek için, talebe gönderdi. Askeri Tıbbiye ve Harbiye mekteplerini kurdu. Bu iki müessesenin eğitim ve öğretimini en üst seviyeye çıkarmak için Avrupa’dan hocalar ve mütehassıslar getirdi. Askeri Tıbbiye, Harbiye ve sivil yüksek okulların öğrenci ihtiyacını karşılamak için medrese ve mekteplere ilaveten sıbyan mekteplerinin üstünde Rüşdiyeler (ortaokul), devlet memurlarının yetiştirilmesi için de Mekteb-i Maarif-i Adli kuruldu. Ülkenin ihtiyaçlarını karşılamak, çeşitli sahalarda mütehassıs eleman yetiştirmek için Avrupa’ya çok sayıda öğrenci gönderildi. Eğitim ve öğretim parasız olup, ilk tahsil mecburi hale getirildi. Açılan okulların seviyesini yükseltmek için ve lüzumlu fen ve teknik kitapların tercümesi için batı dillerinde tercüme bürosu kuruldu. Tekrar Avrupa devletlerinin şehirlerine konsolos gönderilmeye başlandı. 1 Ekim 1831 tarihinde Takvim-i Vekayi adlı gazete, Osmanlı Türkçesi ile ülke içinde çıkarılmaya başlandı. Fransızcası da dış ülkelere gönderildi. Avrupa ülkelerine gönderilen gazeteler ile Türkiye’nin propagandası yapılarak hadiseler ve ıslahatlar dünya kamuoyunda değerlendirmeye tabi tutuldu. Avrupa basınında, Türkiye ve Sultan Mahmut Hakkında neşredilen yayınlar takip edildi.

 

İkinci Mahmut Han, hükümet teşkilatı usulleri, kıyafet nizamında yenilikler yaptı. Osmanlı Devlet teşkilatındaki önceki müesseselerin yerine, Sadrazama Baş Vekil (Başbakan); Defterdara Maliye Nazırı (Maliye Bakanı); Reisü’l-küttaba Hariciye Nazırı (Dışişleri Bakanı); Sadrazam Kethüdasına Dahiliye Nazırı (İçişleri Bakanı) denilmeye başlanıldı. Osmanlı Devletinde büyük bir yekun tutan vakıflar için Evkaf Nezareti kuruldu. Hükümet ve ahalinin önemli meselelerinin görüşüldüğü Meclis-i Vala-yı Ahkam-ı Adliye; askeri işlerin görülüp, kararlaştırıldığı Dar-ı Şura-yı Askeri müessesesi kuruldu. Memurlar iç ve dış işlerde olmak üzere ikiye ayrılıp, maaşları, rütbe ve derecelerine göre bağlanarak, verilmeye başlanıldı. 1827’de Osmanlı Tıp Fakültesi kuruldu. 1838’de Karantina usulünü vücuda getirdi. Posta müessesesini kurdu. Posta yollarının kurulmasına çalıştı. Üsküdar’dan İzmit’e kadar bir posta yolu yaptırdı. 1831 yılında kısmi nüfus sayımı yapıldı. Arabistan’dan asker alınmadığı için sayımdan hariç tutuldu. Nüfus sayımında insan ve servet durumu ölçülmüş oldu. Dört milyon Hıristiyana karşılık sekiz milyon Müslüman ahalinin sayımı yapıldı. Bölgelerdeki Hıristiyanların sayısı, devlete verilen cizye miktarını da ortaya çıkarmış oldu.

 

İkinci Mahmut Han’ın ilmi fazla olup, dini, fenni, teknik, askeri, idari ve sanat sahalarında kendisini çok iyi yetiştirmişti. Dindar, akıllı, zeki, çalışkan olup, gayret ve azim sahibiydi. Şairdi. Adli mahlasıyla şiir yazardı. İlim, sanat adamlarına ve eserlerine çok alaka gösterirdi. Onlara kıymet verip, himaye ederdi.

 

Ülkenin imarına, ilim, sanat, hayır ve sosyal müesseselerine önem veren İkinci Mahmut Han, pek çok eser yaptırdı. Bayezid Yangın Kulesini; Unkapanı ile Azapkapı arasındaki şimdi Unkapanı Köprüsü denilen Mahmutiye Köprüsünü; Beylerbeyi ve Çırağan saraylarını; Tophane’de Nusratiye, Bahçekapı’da Hidayet, Üsküdar’da Adliye, Arnavutköy sahilinde Tevfikiye camilerini yaptırdı. Hazret-i Halid’in türbesini mükemmel tamir ettirip, iyi bir hattat olduğundan sandukası puşidesi üzerindeki yazıyı kendi el yazıları ile yazdı. Tophane’de Kadiri Camii ve tekkesini tamir ettirdi.

 

İkinci Mahmut Han, 1820 senesinde Hücre-i saadete hediye ettiği şamdanla birlikte gönderdiği aşağıdaki yazı, Osmanlı Sultanlarının Resulullah’a olan hürmet ve muhabbetlerinin bir vesikasıdır:

 

Şamdan ihdaya eyledim cüret ya Resulallah!

 

Muradım der-i ulyaya hizmet, ya Resulallah!

 

Değildir ravdaya şayeste, destaviz-i naçizim,

 

Kabulünle kıl ihsan u inayet, ya Resulallah!

 

Kimim var hazretinden gayrı, halim eyleyem i’lam,

 

Cenabındandır ihsan u mürüvvet, ya Resulallah!

 

Dahilek, el-eman, sad el-eman, dergahına düşdüm,

 

Terahhüm kıl, bana eyle şefa’at ya Resulallah!

 

Dü-alemde kıl istishab bu Han Mahmut-i Adliyi,

 

Senindir evvel ü ahırda devlet ya Resulallah!

 

Mısır, Yanya ve Mora gibi vilayetlerin isyanı ve yeniçerilerin kazan kaldırmaları, yok edilmeleri ve Rus ordularının saldırmaları sırasında Sultan Mahmut Han, Mekke ve Medine’yi ancak tamir edebilmiş, kendisinden sonra oğlu Abdülmecid Han, bunları tezyin için şaşılacak bir himmet ve gayret göstermiştir.

 

 

 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder