--- EDEBİYAT AKIMLARI ---
--- YEDİ MEŞALECİLER ---
Milli
edebiyatçıların gerçekçilikten ve içtenlikten uzak, yurt sevgilerine karşı
içtenliği savunan yedi genç sanatçının oluşturduğu topluluk. 1928'de
yayınladıkları "Yedi Meşale" adlı yapıtta yazılarını biraraya
getirmişlerdir.
* Yedi Meşale adında ortak bir şiir dergisi
çıkararak, Türk şiirine yeni bir ufuk açmaya çalıştılar.
*
Beş hececileri eleştirdiler ve
onlara karşı çıktılar.
* Batı edebiyatını, özellikle Fransız edebiyatını kendilerine
örnek alıp, izleyeceklerini söylemelerine rağmen beş hececilerin yolundan
gitmişlerdir.
*
Topluluk şu sanatçılardan
oluşmuştur: Ziya Osman Seba, Sabri Esat Siyavuşlugil, Kenan Hulusi, Yaşar
Nabi Nayır, Cevdet Kudret Solok, Muammer Lütfi ve Vasfı Mahir Kocatürk.
--- BEŞ
HECECİLER ---
Şiire 1. Dünya Savaşı ve Millî Mücadele yıllarında başlayan, Mütareke
yıllarında şöhret
kazanan hececiler, Anadolu'yu ve vasat insan tipini şiire soktular. Memleket
sevgisi, yurt güzellikleri, kahramanlık ve yiğitlik, işledikleri başlıca
konulardır. Hecenin bu beş şairi millî edebiyat akımından etkilenmiş ve aruzu
bırakarak şiirlerinde
heceyi kullanmaya başlamışlardır. Bunda da oldukça başarılı olmuşlardır.
*
Şiirde sade ve özentisiz olmayı ve
süsten uzak olmayı tercih etmişlerdir.
* Beş
hececiler, şiire birinci dünya savaşı ve milli mücadele döneminde
başlamışlardır.
*
Beş hececiler, ilk şiirlerinde aruz
veznini kullanmışlar daha sonra heceye geçmişlerdir.
*
Şiirde memleket sevgisi, yurdun
güzellikleri, kahramanlıklar ve yiğitlik gibi temaları işlemişlerdir.
*
Hece vezni ile serbest müstezat
yazmayı da denediler.
*
Mısra kümelerinde dörtlük esasına
bağlı kalmadılar yeni yeni biçimler aradılar.
* Nesir cümlesini şiire aktardılar ve
düzyazıdaki söz diziminin şiirlerde de görülmesi beş hececiler de çok rastlanan
bir özelliktir.
*
Beş hececiler şu sanatçılardan
oluşmuştur:
Faruk Nafız Çamlıbel, Yusuf Ziya
Ortaç, Enis Behiç Koryürek, Halit Fahri Ozansoy, Orhan Seyfi Orhon.
--- GARİPÇİLER
---
* 1940'ta Garipçiler adıyla çıkan topluluğun
ortaya koyduğu bir sanat anlayışıdır.
* Şiirde her türlü kurala ve belirli kalıplara
karşı çıkmışlardır.
* Şiirde ölçü, kafiye ve
dörtlüğe karşı çıkmışlardır.
* Şiirde şairaneliği, mecazlı söyleyiş ve
sanatları kabul etmediler.
* Süslü, sanatlı dile karşı çıkıp sade bir dil
kullandılar.
* Şiirde o güne kadar
işlenmedik konuları ele aldılar.
* Konuşma dili ile günlük sıradan konuları
işlediler.
* İşledikleri konular
günlük hayattan sıradan insanların problemleri, yaşama sevinci ve hayattaki
bazı garipliklerdir.
* Halk deyişlerinden yararlanmışlar, toplumsal
yergiye yer vermişlerdir.
Garipçiler: Orhan Veli, Melih
Cevdet Anday, Oktay Rıfat Horozcu’nun oluşturduğu bir topluluktur.
Onlara göre şiir, her yerde görülen basit şeyleri anlatmalıydı. Alaycı ve nükteciydiler. Aydınları bırakıp halka yöneldiler. Şiirde, ölçü, kafiye, bent gibi durumlar yok sayılmıştır. Serbest şiir egemen olmuştur.
Dil, sürekli bir özleşme ve arınma çabasındadır. Roman ve hikayede
serim, düğüm, sonuç bölümleri umursanmamıştır. Şairaneliğe kaçmadan, mecazsız
yazdılar. Soyut temalar yerine ekmek derdi, günlük şeyler işlendi. “ Konunun
bayağısı yoktur, ancak işleyişte bayağılık vardır.” diye düşünürler.
En çok görülen temalar: yaşama sevinci,
tabiat sevgisi, çocukluğa dönüş, ölüm, insan sevgisi, aşk.
*-*-* 1941
yılından sonra Türk şiirinde görülen ve öncülüğünü Orhan Veli KANIK, M.Cevdet
ANDAY, Oktay Rıfat üçlüsünün yaptığı edebiyat akımı. Bu üç şair, şiirde sürüp
gitmekte olan aşırı duygusallığa, şairaneliğe, basmakalıp söyleyişe başkaldıran
şiirlerini toplayarak Garip adında bir kitap yayımladırlar.
Bu şiirlerdeki yenilikler nelerdi peki ? Bu
şairler neye karşı çıkıyor, neyi değiştirmek istiyorlardı ? Garipçiler diye adlandırılan bu şairler, yeni
bir şiir anlayışı getiriyor, şiirimizin yapısında köklü değişiklikler yapmak
istiyorlardı. Onlara göre; şiirden uyak atılmalıydı. Uyağın işlevi, ilkel
insanın şiiri aklında tutmasından başka bir şey değildi. Bugünkü insan ilkel
olmadığına göre, uyağın işlevi kalmamıştı ve kaldırılmalıydı. Uyakla beraber
her türlü söz ve anlam sanatı da bırakılmalıydı. Gerçekte bu sanatların amacı,
doğayı değiştirme, nesne ve varlıkları olduğundan başka bir şekilde
göstermektir. Bu yol bugüne kadar yüzlerce sanatçı tarafından denenmiş,
edebiyata bir şey kazandırmamıştır. Bunun gibi, hece ölçüsü de, aruz ölçüsü de
gereksizdir. Ölçüye bağlanma yaratıcılığı engeller. Ayrıca şiir, duygudan çok
akla dayanmalı, duygunun yada duyarlılığın ürünü olan şairanelikten
arındırılmalıdır. Bu arındırma; müzik ve resim gibi öteki sanatlardan gelen tüm
öğeleri de içermelidir. Daha doğrusu, geleneksel şiirin benimsediği herşey,
yeni şiirin dışında tutulmalıdır. Şiirde önemli olan anlamdır. Bu anlamda
çoğunluğun tadına
varabileceği bir nitelik
taşımalıdır. Bugüne değin yalnız varlıklı kesimlere seslenmiş olan şiir, artık
çoğunluğa seslenmelidir. Bu bakımdan şiire özgü bir dil yoktur, halkın dilinde
ve yaşamında bulunan her sözcük şiire girer. Bu görüşler Garip şiirinin
niteliklerini de oluşturmuştur.
Ölçüsüz, uyaksız, söz ve anlam
sanatlarından soyunmuş, çıplak, yalın anlatımlı bir şiirdir bu. Dize örgüsü
yönünden de değişik bir yapısı vardır. Konusunu sıradan bir insanın yaşamından
almıştır. Dili de alışılmış şiir dilinden ayrılıklar gösterir. Örneğin "
nasır, kundura" gibi sözcükler şiire sokulmuştur. Böylece şiirin dili
yapaylıktan, kitapsallıktan kurtulmuştur. Şiir bütünüyle duyguya değil, akla
dayandırılmış, şairanelikten olabildiğince uzaklaştırılmıştır. Başlangıçta yadırganmıştır bu tutum. Alaya
alınmış, tepkiyle karşılanmıştır Garipçiler'in şiiri. Ancak bu alay ve tepki
giderek azalmış, bu şiirin yandaşları çoğalmıştır. Hececi, halkçı, öz şiirci ve
serbestçiler arasından da bu akıma kayanlar çıkmıştır. Öte yandan bu yıllarda
şiir yazmaya başlayanların tümü Garip şiirini örneksemişlerdir. Bu örneksemeler
arttıkça, kişiliklerin ayrılığını yansıtmayan, kumaşı aynı tezgahta dokunmuş
tek tip bir şiir çıkmıştır ortaya. "Şiirsiz şiir" üretmek ortak bir
tutuma dönüşmüştür. Bu eğilim 1950'li yıllara kadar sürmüştür. Gerçi Orhan Veli
ve diğer arkadaşları şairaneliği yıktıktan, yerleşik beğeniyi sarstıktan sonra
kimi şiirlerinde karşı çıktıkları öğelere yeniden dönmüşlerdir. Çünkü
girişimlerinin şiiri nasıl bir noktaya ulaştırdıklarının farkına varmışlarıdr.
Bu konuyla ilgili olarak Orhan Veli 1949 yılında şunları söylemektedir :
Şiirlerimizin yadırganışı sadece
alışılmış kalıpların dışına çıkışımızdan değil, çıkmak isteyişinden, bunda ayrı
bir keyif buluşundandı. Gayretimizin nasıl bir sebebe ulaştığını anlayınca biz
de yumuşar gibi olduk. Gelgelelim, bu arada şiire girmiş olan bazı şeyler,
şiirin öz malı imiş gibi, yerleşti kaldı. Bunlardan biri eski şiirin yüksekten
konuşmasına karşılık, şiire sokulan, alelade konuşma; bir de eski şiirin büyük
konularının, büyük heyecanlarının yanı başında yer alan, küçük alelade olaylar,
küçük alelade insanlardı. İlk niyat hiç bir şeyin şiir dışı kalmamasını
sağlamaktı. Ama, bu yeni şiir yavaş yavaş yayılıp bir çok kimse tarafından
tutulunca iş değişti. Genç okur yazarlar, hatta bu işle uğraşanlar, sandılar ki
şiir yalnız küçük olayların, yalnız alelade bir dille anlatılmasından
meydana gelir. Böyle böyle bu basitlik, bu aleladelik şiirin bir tarafı, bir
şartı oldu.
Garip
şiirinin kolayca tutunuşunda içerdiği kolaylığın büyük payı olmuştur. Ayrıca bu
şiir serbestçilerin şiiriyle de, kimi yönleriyle uyuşuyordu. Çünkü,
Garipçilerin gerçekleştirmek istediği, şairaneliği yıkma, çalışan geniş
yığınların şiirini yaratma, ölçüye bağlanmama, günlük dile yaslanma, doğal ve
içten olma, insan ve toplum sorunlarına yönelme başta Nazım Hikmet olmak üzere
serbest şiire yönelmiş öteki şairlerinde ardından koştukları özelliklerdi. Buna
karşın aralarında kimi ayrılıklarda vardır. Garip şiiri coşku ve söylev
havasından uzak bir söyleyişle; üstü kapalı, yergici bir tutumla toplumsal
sorunlara eğilirken; Nazım Hikmet ve onun çizgisinden ilerleyenler bunu açıktan,
coşkuyla yapmaya girişmişlerdir.
--- İKİNCİ YENİ HAREKETİ ---
Türk şiirinde 1950'den sonra
GARİP akımına ve 1940 kuşağının toplumsal gerçekçi şairlerine tepki olarak
doğan, değişik imge, çağrışım ve soyutlamalarla yeni bir söyleyişi amaçlayan
şiir akımı. Garipçilere tepki olarak 20. yüzyılın ikinci yarısı doğan,
özellikle şiirde anlama değil, ses güzelliğine önem veren bu akım, Batı'da
gerçeküstücülerin kullandıkları bilinçaltını harekete geçirme yönteminden
faydalanır. Sözcükler arasındaki anlamsal bağlantıları kopararak yeni yeni
görüntüler yaratma yolunu seçen İkinci Yeni akımının temsilcileri arasında ilk
akla gelen isim Cemal Süreya'dır.
İkinci Yeni adını ilk kez MUZAFFER ERDOST kullandı.
İkinci yeniciler; şiirde öykü öğesini dışlayarak imgeye, hayal gücüne ve duyguya ağırlık verdiler.
Daha çok bireyin toplumdaki yalnızlığı, sıkıntıları, çevreye uyumsuzlukları gibi temalara ağırlık verdiler.Dönemin siyasi baskısından kaçmakla ve biçimcilikle eleştirildiler. Belli başlı isimleri:
- CEMAL SÜREYA
- EDİP
CANSEVER
- TURGUT
UYAR
- ECE
AYHAN (İKİNCİ YENİNİN KEŞİŞİ DERLER)
- OKTAY
RİFAT
- METİN
ELOĞLU
- TURGAY
GÖNENÇ
- SEZAİ
KARAKOÇ
- ÖZDEMİR
İNCE
- ÜLKÜ
TAMER
- AHMET
OKTAY
- KEMAL
ÖZER
İkinci yeni
şiirde görülen özellikleri şöyle sıralayabiliriz:
·
İkinci yeniciler,
alabildiğine hayalcidirler.
·
Konuşma diline sırt
çevirmişlerdir. Serbest çağrışıma dayanan şiirleri kopuk kopuktur. Tesadüfen
seçilmiş kelime veya cümlelerin alt alta sıralanmasıyla şiirin oluşturulduğu
intibahını verirler.
·
Genelde cümle yapıları
bozuktur. Bir boşvermişlik havası hakimdir.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder